John Adams: Hukuk ve Adalet Savunucusu
Boston Katliamı davasından Amerikan anayasasına: John Adams'ın hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma hakkına olan sarsılmaz bağlılığı.
John Adams: Hukuk ve Adalet Savunucusu
1770 yılında Boston’da bir avukat, kariyerini riske atacak bir karar aldı. Halkın nefret ettiği İngiliz askerlerini savunmayı kabul etti. O avukat, ileride Amerika’nın ikinci başkanı olacak John Adams’dı.
Adams’ın hikayesinde beni en çok etkileyen şey bu: popüler olmayan doğruyu savunma cesareti. Bugün Amerikan adalet sisteminin temelinde yatan ilkelerin çoğu, bu adamın mahkeme salonundaki mücadelesine dayanıyor.
Fotoğraf: Pexels
Boston Katliamı: İlkelerin Asıl Sınavı
Olay: 5 Mart 1770
5 Mart 1770 gecesi, Boston’da King Street’te gergin bir karşılaşma yaşandı. İngiliz askerleri, taş ve sopa atan kalabalığa ateş açtı. Beş sivil öldü: Crispus Attucks, Samuel Gray, James Caldwell, Samuel Maverick (17 yaşında, ertesi sabah öldü) ve Patrick Carr (iki hafta sonra yaralarından öldü).
Boston öfke içindeydi. Herkes askerlerin katil olduğunu düşünüyordu. Askerler (William Wemms, Hugh White, Hugh Montgomery, James Hartigan, William McCauley, Mathew Kilroy, William Warren ve John Carroll) ve komutanları Kaptan Thomas Preston tutuklandı.
Hiçbir Avukat Davayı Almıyor
Katliamdan bir gün sonra, loyalist tüccar James Forrest, Kaptan Preston adına Adams’a geldi. Preston’ın “avukat istediğini ve hiç bulamadığını” söyledi. Boston’daki tüm avukatlar reddetmişti, çünkü İngiliz askerlerini savunmak siyasi intihar demekti.
Robert Auchmuty ve Josiah Quincy, ancak Adams kabul ederse katılacaklarını söylemişlerdi. Karar Adams’ın omuzlarındaydı.
Adams’ın Yanıtı
Otobiyografisinde Adams, Forrest’e verdiği yanıtı şöyle anlatıyor:
“Özgür bir ülkede, suçlanan bir kişinin en son isteyeceği şeyin avukat olması gerektiğine dair hiçbir tereddüdüm yoktu… Ve hayatları tehlikede olan kişilerin tercih ettikleri avukata sahip olmaları gerektiğine… ve her avukatın sadece ülkesine değil, aynı zamanda en yüksek ve en yanılmaz mahkemeye karşı sorumlu olduğunu bilmelidir.”
Davayı aldı. Herkesin avukata ve adil yargılanmaya hakkı olduğuna inanıyordu, itibarı riske girse bile.
Kaptan Preston’ın Yargılanması
Mahkeme Preston’ın davasını önce aldı, çünkü sonucu askerlerin davasını doğrudan etkileyecekti. Preston ateş emri verdiyse, askerler sadece emirleri takip etmiş olacaktı. Vermediyse, askerler kendi başlarına ateş açmış sayılacaktı.
Robert Auchmuty, John Adams ve Josiah Quincy savunmayı yönetti. Robert Treat Paine ve Samuel Quincy savcılık yaptı. Fiziksel kanıt olmadığı için her iki taraf da neredeyse tamamen görgü tanığı ifadelerine güvenmek zorunda kaldı.
Dava 24 Ekim 1770’de başladı. Altı gün sürdü ve Amerikan kolonilerinde tek günden uzun süren ilk dava oldu. Savcılık, Preston ateş etmese bile emri verdiyse sorumlu olduğunu savundu. Savunma, emri verdiğine dair yeterli kanıt olmadığını ileri sürdü.
Tanıklar ifade verdikçe çelişkiler ortaya çıktı. Bazıları Preston’ın ne giydiği konusunda bile anlaşamadı. Bu çelişkiler jüride şüphe yarattı.
Davayı kurtaran ifadeler, birden fazla tanığın kaptanın askerler ateş ettiğinde önlerinde durduğunu söylemesiydi. Özgür bir siyah adam olan Newton Prince, Preston’ın askerlerin önünde durduğunu ve “ateş emri duymadığını” ifade etti. Düşünün: adam gerçekten emri verdiyse, askerlerin önünde duracak kadar aptal olmayacaktı.
30 Ekim 1770’de jüri kararını verdi: Kaptan Thomas Preston suçsuz bulundu.
Askerlerin Davası: “Gerçekler İnatçı Şeylerdir”
Preston’ın beraatinden yaklaşık bir ay sonra, 27 Kasım’da sıra askerlere geldi. Preston ateş emri vermediğine göre soru şuydu: Askerler kendi başlarına mı ateş açtı?
Adams ve Josiah Quincy davada kaldı, Sampson Salter Blowers da Auchmuty’nin yerine geldi. Adams bu sefer baş savunma avukatıydı.
Meşru Müdafaa Savunması
Askerlerin o gece silahlarını ateşlediği tartışmasızdı. Savcılığın kanıtlaması gereken iki şey vardı: askerlerin orada olduğu ve ateş ettikleri. Savunmanın işi daha zordu: meşru müdafaa olduğunu göstermek.
Kırktan fazla tanık mahkemeye çağrıldı. En ilginç ifadelerden biri, katliamdan dokuz gün sonra ölen kurban Patrick Carr’dan geldi. Carr’ın cerrahı John Jeffries, hastasının ölüm anı beyanını mahkemeye iletti:
“[Carr] bana… İrlanda doğumlu olduğunu, sık sık kalabalıklar gördüğünü ve onları bastırmak için çağrılan askerleri gördüğünü söyledi… İrlanda’da askerlerin insanlara sık sık ateş ettiğini gördüğünü, ancak hayatında ateş etmeden önce bu kadar çok şey çektiklerini hiç görmediğini söyledi…”
Yani kurbanın kendisi bile askerleri suçlamıyordu. Bu ifade paha biçilmezdi.
Adams’ın Kapanış Konuşması
Kapanışta hem savcılık hem de savunma, askerlerin ateş ettiğini kabul etti. Mesele, ölümcül güç kullanımının haklı olup olmadığıydı.
Savcı Samuel Quincy, askerlerin kaçabileceklerini savundu. “Bir kişi, herhangi bir şekilde kaçabiliyorsa öldürmeyi haklı çıkaramaz” dedi.
Adams’ın jüriye söylediği söz tarihe geçti:
“Kanıtlar hakkında daha fazla genişlemeyeceğim, size sunuyorum. Gerçekler inatçı şeylerdir; ve arzularımız, eğilimlerimiz veya tutkularımızın dikte ettikleri ne olursa olsun, gerçeklerin ve kanıtların durumunu değiştiremezler: hukuk da gerçekler kadar istikrarlıdır; hayatlarını tehlikeye atacak bir saldırı yapıldıysa, hukuk açıktır, kendi savunmalarında öldürme hakkına sahiptiler…”
Eğer askerler hayatlarının tehlikede olduğuna gerçekten inanıyorlarsa, kendilerini savunma hakkına sahiptiler. Hukukun temel ilkesi buydu.
Karar
6 Aralık 1770. Sekiz askerden altısı suçsuz bulundu. İki asker (Hugh Montgomery ve Matthew Kilroy) cinayet yerine adam öldürmeden suçlu bulundu, yani daha hafif bir suç. Cezaları: ellerine damga ve ordudan terhis.
Tutkulu bir kalabalığa rağmen askerler adil bir yargılama aldı. Hukukun üstünlüğü, öfkenin üzerinde durdu.
Adams’ın Hukuk Felsefesi
Boston Katliamı davası, Adams’ın neye inandığını net olarak gösterdi:
Hukukun üstünlüğü: Hiç kimse, ne kral ne kalabalık, yasanın üstünde değildir. Herkes, zengin veya fakir, popüler veya nefret edilen, yasalar önünde eşittir. Adams bu ilke için kariyerini riske attı.
Akıl duyguların üstünde olmalı: “Gerçekler inatçı şeylerdir.” Arzularımız ne olursa olsun, gerçekler değişmez. Adalet kanıtlara ve yasalara dayanmalı. 18. yüzyılda adalet genellikle öfkeyle yönetilirken, Adams daha yüksek bir standart öneriyordu.
Herkesin adil yargılanma hakkı var: Suçu ne olursa olsun, herkesin avukata hakkı var. En popüler olmayan sanıklar bile adil yargılanma alamazsa, hiç kimse güvende değildir. Bu ilke bugün Altıncı Değişiklik’te yaşıyor.
Ve belki en önemlisi: ilkeler kişisel çıkarlardan daha önemli. Adams, bu davayı almanın kariyerine zarar verebileceğini biliyordu. Yine de kabul etti, çünkü doğru olan buydu.
Massachusetts Anayasası
Adams’ın hukuk vizyonu sadece mahkeme salonuyla sınırlı kalmadı. 1780’de Massachusetts Anayasası’nın ana yazarı olarak, ilkelerini somut bir hükümet planına dönüştürdü.
Bu anayasa birçok açıdan öncüydü. Vatandaşların temel haklarını koruyan bir Haklar Bildirgesi içeriyordu: ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, adil yargılanma hakkı. Yasama, yürütme ve yargı güçlerini ayırdı; hiçbir dalın çok güçlenmesini engelledi. Yargıçların siyasi baskılardan bağımsız çalışmasını güvence altına aldı. Kamusal eğitimi teşvik etti.
Hala işleyen dünyanın en eski yazılı anayasası bu. ABD Anayasası’nı doğrudan etkiledi ve birçok ülke için model oldu.
Çelişkiler
Adams’ın mirası mükemmel değil, bunu da söylemek lazım.
Köle sahibi olmadı, ama köleliği ortadan kaldırmak için de yeterince mücadele etmedi. Hukuk ve adalete olan bağlılığı, tüm insanları kapsayacak şekilde genişlemedi.
Başkan olarak Yabancı ve İsyan Yasalarını imzaladı, ifade özgürlüğünü kısıtlayan tartışmalı yasalar. Bu, hukuk ve adalete olan bağlılığıyla doğrudan çelişiyordu.
“Doğal aristokrasi” kavramına inanıyordu, yetenek ve erdemle öne çıkan bireyler. Bu bazen elitist görünebilir.
Bugün Neden Hala Önemli
Siyasi kutuplaşma ve popülizm çağında Adams’ın mesajları garip bir şekilde güncel:
İlkeler popülerlikten önce gelir. Herkes adil yargılanmayı hak eder. Ve “gerçekler inatçı şeylerdir”; dezenformasyon çağında bu cümle belki de hiç olmadığı kadar önemli.
Birçok Türk profesyonel, hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma hakkının güçlü olduğu bir ülkede yaşamak için Amerika’ya geliyor. Bu, aslında Adams’ın savunduğu ilkelerin modern bir yansıması.
Amerikan adalet sistemi mükemmel değil. Ama Adams’ın vizyonu, herkes için eşit adalet, hala rehber yıldız. Adams’ın Boston Katliamı davasındaki cesareti bugün hala bir ders: kariyerini riske atarak İngiliz askerlerini savunduğu gün, hukuk devletinin ne anlama geldiğini eylemleriyle gösterdi. İlkelere bağlı kalmak kısa vadede bedel ödemeyi gerektirebilir, ama uzun vadede güvenin ve saygının tek gerçek temeli olmaya devam eder.